Çocuktuk…
Ramazan gelmeden günler önce başlardı telaş. Annem, köydeki diğer kadınlarla birlikte yufka açardı. Böreklik yufkalar, imece usulüyle her gün başka bir evde hazırlanırdı. Birlikte yoğrulan hamur sadece un ve sudan ibaret değildi; içinde dayanışma vardı, paylaşma vardı, bereket vardı.
Ramazan geldi mi, babam önde, biz kardeşler arkada… Komşular da katılırdı; hep birlikte caminin yolunu tutardık. Bizim köyümüz yüksek bir dağ köyüydü. Havası temizdi, suyu temizdi, insanı temizdi. Kalabalık ama samimi bir köydü. Teravih namazını birlikte kılar, ardından el açıp hep beraber dua ederdik.
Namazdan sonra yolumuz köy kahvesine düşerdi. Sahura kadar sohbet edilirdi. Köyün gençleri Ramazan davulculuğu yapardı. Annem yufkaları ıslatır, börek yapar, pişirirdi. Yarım uykulu sahura otururduk. Babam sofranın başına geçerdi. Sahur bereketti; azdı ama yetiyordu. Çay içilir, ertesi gün bizi fazla susatmayacak yiyecekler özenle seçilirdi.
Sabah ezanı okunur, namaz kılınır, biraz uyunurdu. Günler uzundu. Çünkü ertesi gün fındık vardı…
Annanem… Tam bir Osmanlı kadınıydı. Daha gün ağarmadan kalkar, oruçlu halde sıcak tepeye çıkmadan fındık bahçesine giderdi. Biz de o kavurucu sıcakta, oruçlu halde çalışırdık. Ben çocuktum… Plastik güğümlerle su taşırdım; abdest alsınlar diye. Herkes abdestini alır, namaza durur, sonra yine fındık toplamaya devam ederdi.
Öğleden sonra biraz daha çalışılır, sonra herkes evine çekilirdi. Ahırda hayvanlar sağılırdı. Annem bir yandan ahırla ilgilenir, bir yandan iftar hazırlığı yapardı. Çileydi belki ama kimse şikâyet etmezdi. Ezan okunur, dualar edilir, iftar açılırdı.
Şimdi köyüme gittiğimde…
Babam yok.
Amcam yok.
Dedem yok.
Annanem yok.
Ve dahası, Ramazan’ın temel direklerinden biri olan abim de yok artık.
O zamanlar daha fazla samimiyet vardı. Daha güçlü bağlar vardı. Maneviyat daha derindi. Bir Müslüman olarak Allah’a bağlılık daha başkaydı. Elinde bastonuyla gezen Osman dedem yok artık. Solağa dedem yok. Sabri amcamız yok. Köyün çınarlarından bir Cafer Hocamız kaldı; onu da geçen bayramdan beri görmedim.
Köyümüz, Düzce’nin en güzel köylerinden birindeydi. Şimdi kimseler kalmadı… Herkes ayrı dağda, ayrı bağda.
Bazen gözlerim doluyor. Bazen içim acıyor. Ama bugün Ramazan’ın ilk günü, İstanbul’dan bu satırları yazabiliyorsam; beni ayakta tutan şey hâlâ o hatıralar, o anılar.
Soruyorlar:
“Geçmişi mi istersin, bugünü mü?”
Ben bugünden vazgeçer, geçmişi isterim. Bunun için neler vermezdim…
Başta dedelerime, babama, amcalarıma, halalarıma ve dua bekleyen tüm merhumlara rahmet diliyorum. Rabbim mekânlarını cennet eylesin. Annelerimize, büyüklerimize, ailelerimize ve bu güzel ülkenin güzel insanlarına sağlık ve huzur versin.
Ramazan, işte böyle bir şeydi…
Ve bazı Ramazanlar, insanın içinde bir ömür kalıyor.

YORUMLAR