Gurbet, sadece uzak ülkelere gidiş değildir. Bazen bir şehir, insanı kendi toprağından daha çok yabancı kılar. İşte o şehirlerdendir İstanbul, Ankara, Kocaeli, Tekirdağ ve Bursa… Zonguldaklıların binlerce yıllık memleketinden kopup büyükşehirlere sürüldüğü bir başka gurbet sahnesidir bu.
Kömür azaldıkça, ocaklar kapandıkça, istihdam daraldıkça Zonguldaklılar da başka geçim yollarına yönelmek zorunda kaldı. Bir kısmı fabrikalarda iş bulmak ümidiyle İstanbul’un çeperlerine, Tuzla’dan Esenyurt’a uzanan bantta konutların arasında sıkışmış umutlarla geldi. Kimisi Ankara’da kamu kurumlarında çalışmak, çocuğuna iyi bir eğitim sunmak için çaba gösterdi. Kimisi ise Gebze, Darıca, Dilovası gibi sanayi kentlerine, tornanın, presin, yükleme kamyonlarının gölgesine yerleşti.
Bu yeni gurbet, eskiye hiç benzemiyordu. Maden yoktu ama yarış vardı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseyi tanımıyordu. Oysa Zonguldak’ta bir evin ışığı sönünce, komşular telaşlanırdı. Büyükşehirde, insan yalnızlığını apartman boşluklarında yankılayan sessizlikle fark etti.
Ama Zonguldaklılar yılmadı. Tıpkı madenlerde gösterdikleri dirençle bu şehirlerde de var oldular. Çekirdek işçilikten başlayıp küçük büyük işyerleri kurdular, köy dernekleriyle mahallelerde birliği yaşattılar, pazarlarda tezgâh açıp kendi yağıyla kavruldular. Ve zamanla bir şey daha oldu: Büyükşehir Zonguldaklılaştı.
Özellikle İstanbul’un Tuzla, Pendik, Esenyurt, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Esenler, Bağcılar, Gaziosmanpaşa, Sultangazi, Silivri gibi ilçelerinde kurulan hemşehri dernekleriyle köyler bir araya geldi. Aynı okulda okuyan çocuklar “senin annen de Zonguldaklı’mı?” diye birbirine sormaya başladı. Ankara’da Zonguldaklı bürokratlar, akademisyenler, sendikacılar güç birliği yaptı. Kocaeli’nde kurulan dernek lokallerinde koyu sohbetler yapıldı, baston hediyelik olarak duvarlara asıldı.
Her Zonguldaklı, gittiği yere memleketinden bir iz taşıdı. Kimisi mutfağında kömeç pişirdi, kimisi bastonculuğu yaşattı, kimisi “Zonguldaklıyız” deyince gururla başını kaldırdı. Çünkü büyük şehir, onların kimliğini unutturamadı; aksine o kimlik daha da güçlü çıktı ortaya.
Ama kolay olmadı elbette…
Zonguldaklı olmak, büyük şehirde bazen “taşralı” diye görülmekti. Bazen bir işe alınırken torpili olmayan adam olmaktı. Ama yine de vazgeçilmedi mücadeleden. Çünkü kömür gibi dimdik durmayı, baskıya direnip kıvılcım saçmayı Zonguldaklı doğuştan bilirdi.
Bugün İstanbul’da bir Zonguldaklı bir esnafın işyerinde müziğinde memleket türküleri çalar. Ankara’da bir kamu çalışanının masasındaki çerçevede çocukluk fotoğrafı Zonguldak’ta çekilmiştir. Bursa’daki bir fabrikada çalışan genç, köyüne yılda bir gitse de, hâlâ “bizim orada” diye başlar cümleye.
Çünkü büyük şehir sadece kalabalıktır. Zonguldaklı için ise memleket, yürekteki sessiz bir köy meydanıdır. Her sabah aklında o dağlar, her gece kulağında Karadeniz’in sesi yankılanır.
Zonguldak’tan uzaklaşılmış olabilir, ama Zonguldak, Zonguldaklının içinden hiç çıkmaz.
Gurbetin en kalabalık yerinde bile bir yalnızlıktır memleket hasreti.
Devam edecek…

YORUMLAR