Zonguldaklı olmak, bir madene doğmaktır. Gözlerini açtığın anla birlikte, yerin yedi kat altındaki karanlık, evinin gündelik aydınlığına karışır. Bu yüzden Zonguldak’tan çıkan her gurbetçi, sırtında sadece bir valiz değil; kömürün, emeğin ve direncin mirasını da taşır.
Gurbetin ilk durağı Avrupa’nın maden ocaklarıydı. Özellikle 1960’lı yıllarda, Türkiye ile Batı Avrupa ülkeleri arasında imzalanan iş gücü anlaşmalarıyla birlikte Zonguldaklıların yolu Almanya’ya, Belçika’ya, Fransa’ya düştü. Onlar bu coğrafyaya yabancıydılar ama madenlere değillerdi. Çünkü elleri zaten kömüre alışkındı. Çünkü ciğerleri, tozun, dumanın, karanlığın sesini çoktan tanıyordu.
Bu nedenle Belçika’nın Charleroi şehrindeki maden ocaklarında, Almanya’nın Ruhr bölgesindeki fabrikalarda, Zonguldaklılar en ön safta çalıştı. Gömleklerinin cebinde çocuklarının fotoğrafı, ceplerinde birkaç kuruş Türk Lirası, yüreklerinde ise “bir gün döneceğim” umudu vardı. İşte bu umutla, ne dillerini bildikleri ne de iklimine alışabildikleri topraklarda ev kurdular, ocak yaktılar, alın teriyle ayakta kaldılar.
Gurbette madencilik kolay değildi. Ne iş güvenliği vardı ne sosyal haklar. Soğuk demir merdivenlerden karanlığa inen eller, her gün bir ölüm ihtimaliyle çalıştı. Nice kaza yaşandı, nice can sessizce toprağa düştü… Ama Zonguldaklılar yılmadı. Çünkü yılmak onların kitabında yazmazdı. Ekmek için yola çıkılmıştı, gurbet kolay lokma değildi.
Bir madencinin çocuğu olarak gidenler, gurbetin en ağır yükünü omuzladı. Yalnızca işçilik yapmadılar; kültürlerini, geleneklerini de beraberlerinde taşıdılar. Hafta sonlarında evlerde anılar konuşuldu, türküler söylendi. Bir odalı apartman dairelerinde bayram sofraları kuruldu. Kimi zaman bir pencere kenarında, karlı bir Almanya gecesinde, gözler uzaklara dalarken, akılda hep aynı cümle vardı: “Zonguldak’ta şimdi yağmur başlamıştır…”
Onlar, yalnızca işçi değil; aynı zamanda birer kültür elçisiydi. Sessizce, özveriyle, taş üstüne taş koyarak yaşadılar. Gurbetin sokaklarına emekleriyle yön verdiler. Kendi çocuklarını okutmakla kalmadılar, aynı zamanda yeni kuşaklara da Zonguldak’ın değerlerini aktardılar. Çünkü onlar biliyordu ki; maden yalnızca kömür çıkartmaz, bir kimlik de inşa eder. Ve o kimlik Zonguldaklılık kimliğiydi.
Bugün Avrupa’nın birçok şehrinde “Zonguldaklılar Mahallesi” olarak anılan sokaklar, işte o yılların suskun ama onurlu kahramanlarının izlerini taşır. Çoğunun fotoğrafları hâlâ evlerdeki vitrinlerde, başında baretle çekilmiş. Bazıları ise çoktan kara toprağa karıştı ama emekleri hâlâ duvarlarda, çocuklarında, hatıralarda yaşıyor.
Onlar, madenin çocuklarıydı. Gurbetin en karanlık tünellerinde bile Zonguldak’ı kalplerinde taşıyan insanlar…
Ve onlar sayesinde Zonguldak, yalnızca bir şehir değil; dünyanın dört bir köşesinde yankılanan bir emek senfonisi oldu.
Devam edecek…

YORUMLAR