Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hamza VELİ
Hamza VELİ

Bir Düzcelinin Çocukluk Hatıraları. 80’li Yıllarda Düzce’de Çocuk Olmak

 

Zaman geçiyor, şehir değişiyor, insanlar başka yüzlere bürünüyor ama bazı kokular, bazı sesler insanın içinden hiç gitmiyor.
Ben kırklı yaşlarımdayım şimdi. Düzce’nin bugün bambaşka bir hâli var ama gözümü kapattığımda hâlâ 1980’lerin o sade, saf, toprak kokan günlerine dönüyorum.
O zamanlar Düzce küçüktü ama kalpler büyüktü. Biz Fevzi Çakmak Mahallesi’nde otururduk; sokaklarımız çamurluydu belki ama yüzlerimiz hep gülüyordu. Mahalle, sadece evlerin dizildiği bir yer değildi — bir ailenin farklı odaları gibiydi. Herkes birbirini tanır, herkes birbirine “bizden biri” gibi davranırdı.
Sabahları güneş, evimizin önündeki elma ağacının yapraklarından süzülür, annem kuzinede ekmek pişirirdi. O taze ekmeğin kokusuyla uyanmak, çocukluğumun en güzel lüksüydü. Sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık, bacadan çıkan ince duman, mahalleye karışan insan sesleri… Düzce’nin sabahları sessiz değil, huzurluydu.
Komşuluk, o yıllarda bir insanın karakterinin ölçüsüydü. Huriye teyze, sabah ilk iş çocukların kahvaltısı yaptırıp okula yollar sonra da kapısının önünü süpürürdü. Kim hasta olsa, tencereyle çorba kapısına gidilirdi. Bayramlarda herkes birbirine uğrar, “boş gitmek ayıptır” diye mutlaka bir tabak dolusu tatlı götürülürdü.
Bugün dönüp bakınca anlıyorum ki, biz aslında paylaşmayı değil, bir arada olmayı öğrenmişiz.
Bizim oyun alanımız mahalleydi. Asfalt yoktu ama sokaklarımızda kahkaha eksik olmazdı. Misket oynardık, gazoz kapağı biriktirirdik, mahalleler arası maç düzenlerdik, derede balık tutardık. Akşam ezanı okunmadan evde olmak mecburiydi. Ezan sesi duyulur duyulmaz, sanki görünmez bir ip bizi eve çekerdi. Ankara lastiği ayakkabılarımızın simsiyah yaptığı ayaklarımızı tulumbada yıkamadan eve giremezdik.
Evimizde düzen sertti ama sevgi gerçekti. Babamın sözü son sözdü. Sessiz bir adamdı; fazla konuşmaz, ama bir bakışı her şeyi anlatırdı. Otoritesinin ardında koca bir yürek vardı. Annemse sabrın simgesiydi; sabahtan akşama kadar çalışır, yorgunluğunu hiç belli etmezdi. Bizim evde sevgi yüksek sesle konuşulmazdı ama sofradaki bir tabak yemeğin, sobalı odadaki sıcaklığın içinde hep hissedilirdi. Kalabalık bir aile olduğumuz için, karnını güzelce doyurmak isteyenin gözü açık olmalıydı. 2,5 liraya bir çocuğun bakkaldan isteyebileceği her şey alınabilirdi.
Okulum Fevzi Çakmak İlkokulu’ydu. Siyah önlük, beyaz yaka bizim üniformamız değil, gururumuzdu. Öğretmenimiz Jülide Hanım tahtaya tebeşirle “Güzel yazı, güzel kalpten gelir” yazmıştı bir gün. O cümleyi hiç unutmadım. Belki de o yüzden bugün hâlâ kalemle yazı yazmayı, kâğıt kokusunu severim.
Yardımlaşma, o yılların sessiz yasasıydı. Bahçemizde tüm mahallenin yufkaları, salçaları, kompostoları, vb keyifle yapılırdı. Birinin evinde sünnet veya düğün mü var, herkes elinde bir şeyle kapısına giderdi. Kimse kimseye “sağ ol” demezdi; çünkü o zaten yapılması gereken bir şeydi. Düzce’nin insanı mertti, yardımseverdi, samimiydi.
Kış geldi mi, soba başında hayat yavaşlardı. Sobanın üstünde kestane pişirilir, mısır patlatılırdı. Televizyon tek kanaldı ama biz kıssadan hisseleri, hikâyeleri dedemizden dinlerdik. O anlattıkça dışarıda rüzgâr uğuldar, biz ise sobanın çıtırtısına karışan o sıcak sesle huzur bulurduk.
Televizyonu biraz fazla izlesek, dedem hemen gelir ve hala kulağımda çınlayan sesiyle “Akşam yatmayı bilmezsiniz, sabah kalkmayı..” deyip şak diye televizyonun fişini çekerdi. Dedem uykuya dalıncaya kadar tüm kardeşler uyumuş numarası yapardık. Dedem uyuyunca hemen televizyon karşısına geçerdik.
İlk karda değil ama ikinci karda mutlaka pekmezli kar yerdik. Soğuktan donan ellerimizi bazen annemizin bazen de babaannemizin koltuk altlarında ısıtırdık. Acıkalı veya yağlı ekmek favori öğünümüzdü. Terlik veya süpürge sapı annelerimizin bir numaralı disiplin aracıydı. Hiç unutmam bir gün öğlene doğru, arkadaşlarımla oynamak için evden çıkarken annemi kızdırmıştım ama dayak yememek için sokağa kaçmıştım. Annem arkamdan seslenmişti: “Eh sen eve nasıl olsa döneceksin, eninde sonunda bu dayağı yiyeceksin” dedi. Akşama kadar dayak yeme stresiyle rahat rahat oynayamayacağım içim 2 dk sonra eve geri döndüm, dayağımı yiyeyim de sonra rahat oynayayım diye ama güzel annem eve geri dönme sebebimi öğrenince gülmekten dövememişti beni..
Böğürtlen, mantar toplarken, dut silkelerken, derede balık tutarken, kümesten yumurta toplarken aldığımız keyfi, şimdiki çocuklarımız maalesef yaşayamayacaklar..
Şimdi dönüp bakınca fark ediyorum ki; biz o zamanlar az şeye sahiptik ama çok şey yapıyor ve biliyorduk: Dayağın Cennetten çıkma olduğunu, paylaşmayı, sabretmeyi, saygıyı, küçük şeylerle mutlu olabilmeyi, sevginin gösterişle değil, davranışla var olduğunu..
Bu yüzden, ne zaman Kalıcı Konutlardan Düzce’ye doğru baksam veya ne zaman Düzce’de bir yağmur kokusu duysam, içimde bir yer hâlâ çocuk kalıyor.
80’lerin Düzce’sinde çocuk olmak, küçük bir şehirde değil, büyük bir kalpte büyümekti.
Bu satırlar, bir dönemin fotoğrafı değil, bir duygunun hatırasıdır.
Bugünün çocuklarına, geçmişin sadeliğini; dünün çocuklarına ise o yılların masumiyetini hatırlatmak dileğiyle…
Hamza Veli
Birikim Okulları Kampüs Müdürü
— Düzce, 2025

YORUMLAR

8 adet yorum var

  1. Kaleminize sağlık hocam. 80’li yılların Düzce’sini sadece anlatmakla kalmamış, okuyan herkesi kendi çocukluğuna doğru sessiz bir yolculuğa çıkarmışsınız. Satır aralarında samimiyet, hatıralarda ise derin bir duygu var. Geçmişin sade ama güçlü değerlerini bu kadar akıcı ve içten aktarmanız gerçekten çok kıymetli. Keyifle okudum, devamını merakla bekliyorum.

  2. Yüreğinize sağlık hocam. Anadoludaki genel durum ve davranışları Düzce nezdinde çok güzel ifade etmişsiniz

  3. Hocam, yazınızı bir solukta okudum. Bizim nesil o günlerin ancak sonuna yetişebildi belki ama anlattığınız o ‘biz olma’ duygusunu hissetmek bile çok kıymetli. Özellikle annenizin disiplini ile şefkati arasındaki o dengeyi okurken tebessüm etmemek elde değil. Bu hatıralar, bugünün çocuklarına geçmişin masumiyetini anlatmak adına harika bir ders niteliğinde. Bizi o güzel yılların maneviyatıyla buluşturduğunuz için teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.